Sevme Sanatı




KİTABIN ADI : SEVME SANATI
YAZARI : ERICH FROMM
1. Eşitlik hiç kimsenin, başka birisinin amaçları için araç olmaması anlamına geliyordu. Bütün insanlar birbirleri için amaç, yalnızca amaç oldukları sürece vardır eşitlik, araç oldukları zaman değil.
2. Birey, birleşme düzenine üç ya da dört yaşında katılır, bundan sonra da sürüyle ilgisi hiç kesilmez. En son büyük toplumsal işi olan cenaze töreninde bile, kişi bu düzene sıkı sıkıya bağlı kalır.
Sevgi, sevgi yaratan bir güçtür. Güçsüzlük sevgi yaratamamaktır.
Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşaması, gelişmesi için duyduğumuz etkin ilgidir.
Kişi uğrunda çalıştığı şeyleri sever, sevdiği şey içinde emek harcar.
Sevgi özgürlüğün çocuğudur, hiç bir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.
3. Karşımdakini olduğu gibi görebilmek, daha açık bir deyişle aldanmalardan, onun kafamda yanlış düşüncelerle bozulmuş imgesinden kurtulmak için onu da, kendimi de nesnel olarak tanımam gerekir.
4. Bencil sevgi “Seni, sana gereksinmem olduğu için seviyorum” der. Koşulsuz ve gerçek sevgi “Seni sevdiğim için sana gereksinmem var” der.
5. Anne sevgisi gereksinmesi çoğu zaman dinsel sevgi biçimlerinde, daha çok da nevrozlarda ortaya çıkar.
6. Baba sevgisi anne sevgisi gibi denetimimiz dışında değildir. Altı yaşından sonra çocuk babanın sevgisine, onun üstünlüğüne ve önderliğine gereksinme duymaya başlar.
7. Sevgi yalnız belli bir insana bağlılık değildir, bir tutumdur, kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığıdır.
8. Eğer birisini gerçekten seviyorsam herkesi severim, evreni severim, yaşamı severim. Başka birisine “seni seviyorum” diyebilirsem, “sende herkesi seviyorum, seninle bütün evreni seviyorum, sende kendimi seviyorum” diyebilmen gerekir.
9. Kardeş sevgisi bütün insanları sevmektir.

10. Annenin yaşam sevgisi de tıpkı huzursuzluğu gibi bulaşıcıdır. Her iki tutum da çocuğun kişiliğini çok derinden etkiler.
11. Anne çocuğunda kendini aşar, çocuğuna duyduğu sevgi, onun yaşamına anlam ve değer katar. (Erkeklerde, kendini aşma gereksinmesi çocuk doğurarak karşılanmadığından, kendini insanca yapıtlar ve fikirler ortaya koyarak aşma yolunda güçlü bir istek vardır.)
12. İnsanın hiddetini, nefretini, insanca duygularını hiç saklamadan ortaya dökmesi bile yakınlaşma sayılabilir. Bu açıklama, yalnız yatakta ya da karşılıklı nefret ve hiddetlerini ortaya döktüklerinde yakınlaştıkları görülen evli çiftler arasındaki o hasta bağlılığa ışık tutabilir. Ama bu tür yakınlaşmaların hepsi gittikçe zayıflar. Sonuç, insanın yeni birisinde, yeni bir yabancıda sevgi aramaya çıkmasıdır. Bu yabancı da gene “yakın” bir insan olur, aşık olma yaşantısı yeniden hız kazanır, şiddetlenir, sonra gene yavaş yavaş hızını yitirir ve yeni bir fetih, yeni bir aşk isteği ile son bulur. Bu yeni sevginin de hep öncekinden başka olacağı sanılır. Bu sanın doğmasına cinsel isteğin aldatıcılığı da büyük ölçüde yardım eder.
13. Birbirine aşık olan iki insanın başkalarına karşı sevgi duymadıklarını sık sık görürüz. Bunların sevgisi aslında iki kişilik bir bencilliktir. Bu iki kişi kendilerini sevgileriyle bir sayar, yalnızlık sorununu tek bireyi iki kişiye yayarak çözmeye çalışırlar. Bir bakıma yalnızlıklarından kurtulmuşlardır ama öbür insanlardan koptukları için birbirlerinden ayrıdırlar. Kendilerinden kopmuş olduklarından bir olma yaşantıları aldatıcıdır.
14. Birisini sevmek, sevme gücünün gerçekleştirilmesi, bir nesne üzerinde toplanması demektir. Sevginin temeli, bütünüyle insanca olan özelliklerin sevilen insana yöneltilmesinden başka bir şey değildir.
15. Kişi yaratıcı bir sevgiyle sevebiliyorsa, kendisini de sever. Yalnız başkalarını seviyorsa, hiç sevmiyor demektir.
16. Bencil insan yalnız kendisiyle ilgilidir, her şeyi kendisi için ister, sevmekten zevk almaz, yalnız olarak yaşar. Dış dünyaya, ne alabileceği düşüncesiyle bakar yalnızca, başkalarının gereksinmelerine ilgi, onur ve bütünlüklerine saygı duymaz. Kendisinden başka bir şey görmez, herkesi ve her şeyi kendisine yararlılığı açısından değerlendirir, sevemeyecek durumdadır.
17. Yaratıcı olamamanın belirtilerinden ancak biri olan kendinden hoşlanmama ve kendisiyle ilgilenmeme, o insanı boşluk ve sıkıntı içinde bırakır. Böyle bir insan mutsuzdur, huzursuzluk içindedir. Elde edemediği doygunlukları yaşamdan kopararak almaya çalışır. Kendisiyle çok ilgileniyormuş gibi görünür, ama aslında gerçek benliğine gösteremediği ilgiyi örtme, giderme yolunda başarısız bir çabalama içindedir.
18. Bencil kişilerin başkalarını sevemedikleri doğrudur, ama benciller kendilerini de sevemezler. Bencilliği, başkalarına gösterilen o açgözlü ilgiyle, örneğin çocuğuna aşırı düşkün bir annenin ilgisiyle karşılaştırırsak daha iyi anlarız. Çocuğunu çok sevdiğine bilinçli olarak inansa da böyle bir anne, aslında sevdiği nesneye karşı çok iyi bastırılmış bir düşmanlık beslemektedir. O denli üstüne düşmesi çocuğunu çok sevdiğinden değil, onu sevememesini gizlemek istemesindendir.
19. Anne özgecil davranırsa çocuğunun sevilmenin ne demek olduğunu öğreneceğini sanır. Oysa özgecilliğin etkisi hiçte umduğu sonuçları vermez. Çocuklarında sevildiklerine inanmış kimselerin mutluluğu yoktur. Huzursuzdurlar, gergindirler, annenin yaptıklarını beğenmeyeceğinden korkar, hep onun istediği gibi olmaya çalışırlar. Çoğunlukla annelerinin gizli yaşam düşmanlığının etkisi atında kalırlar. Bunu açıkça göstermeseler de sezerler, sonunda bu yaşam düşmanlığı onlara da geçer. Bütünüyle ele alınırsa “özgecil” annenin etkisi, bencil annenin yaptığı etkiden pek değişik değildir, gerçekte daha kötüdür. Çünkü annenin özgecilliği, çocukların onu hatalı bulmalarında engel olur. Bu çocuklardan annelerini umut kırıklığına uğratmamaları istenir. Kendilerine erdemlilik maskesi altında yaşam düşmanlığı öğretilir. İnsan, kendisini gerçekten seven üzerindeki etkilerini inceleyebilirse şunu açıkça görecektir. Çocuğa sevgi, neşe ve mutluluk aşılamanın, kendini seven bir anne tarafından sevilmekten daha iyi bir yolu olamaz.
20. Daha önce sevme gereksinmesinin yalnızlık duygusundan doğduğunu, yalnızlık duygusunun da birleşme isteğiyle son bulduğunu söylemiştik. Tanrı sevgisi denen dinsel sevgi biçimi ruhbilim açısından öteki sevgilerden değişik değildir. Yalnızlıktan kurtulma, birliğe erme gereksinmesinden doğar.
21. Çoktanrılı olsun, tektanrılı olsun, tanrılı dinlerin hepsinde tanrı en büyük değeri, en çok özlenen iyiliği gösterir. Tanrı kavramının istenen en iyi şeyin ne olduğuna göre değişmesi bundandır.
22. Bildiğimiz kadarıyla insan ırkının gelişme öyküsü insanın doğadan, anneden kopmasıyla, kanın ve toprağın bağrından kurtulmasıyla anlatılabilir. Tarihin başlangıcında insanoğlu doğayla olan ilk birliğinden kopmuş olsa da bu ilk kaynağa sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Güvenliğini bu bağlara dönmekte, onlara sarılmakta bulur. Kendini bitkiler ve hayvanlar dünyasıyla bir duyar, doğal dünyanın içinde kalarak onunla bir olmaya çalışır. İlkel dinlerin çoğu bu gelişme evresinin doğruluğuna kanıttır. Hayvan totemler yapılır en ağır başlı dinsel törenlerde ya da savaşlarda hayvan maskeleri takılır, bir hayvana tanrı diye tapılır. Gelişmenin daha sonraki evrelerinde insanın hünerlerini sanatçı, zanaatçı olacak ölçüde geliştirmesinden, yalnız doğanın verdikleriyle topladığı meyvelerle, avladığı hayvanlarla yetinmez olmasından sonra el emeği tanrı biçimine sokulmuştur. Kilden, gümüşten ya da altından yapılmış putlara tapma evresidir bu. İnsan kendi güçlerini, kendi hünerlerini yaptığı şeylere geçirir. Böylece dışına aktardığı kendi güçlerine, kendi değerlerine tapar.
23. Daha sonra gelen evredeyse insan tanrılarına insan biçimini vermiştir. Bu da ancak insanın kendinin farkına varmasından, dünyada en üstün, en değerli “şey” olduğunu anlamasından sonra olmuştur. İnsan biçimli tanrıya tapma evresinde iki boyutlu gelişme görüyoruz. Bu boyutlardan biri tanrıların erkek ya da dişi diye ayrılmaları, öbürüde insanların tanrılarıyla bu tanrılara karşı duydukları sevgiyi etkileyen olgunluk derecelerinin değişmesidir.
24. Anaerkil evrede en üstün varlık annedir. Anne tanrıçadır, aynı zamanda ailenin ve toplumun en yetkili kişisidir. Annenin sevgisi koşullara bağlı değildir, koruyucudur, sarıp sarmalayıcıdır, bu sevginin varlığı, sevilen kişiye mutluluk duygusu verir.
25. Sabrın ne demek olduğunu anlamak için yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakmak yeter. Çocuk düşer, kalkar, gene düşer, kalkar, gene düşer, gene de yürümeye çalışır, yavaş yavaş öğrenir sonunda. Bir gün artık hiç düşmeden yürür. Büyükler de kendileri için önemli olan sonuçlara erişmek amacıyla, çocuktaki bu sabır ve yoğunlaşmayı gösterebilseler neler başarabilirler.
26. Çünkü insanların çoğu tam verimle çalışan bir kişi tanımamışlardır. Bu insanlara göre en iyi ölçü ana babaların, yakınlarının ya da doğdukları toplumun ruhsal işleyişidir. Bunlardan ayrılmadıkları sürece kendilerini normal sayarlar. Başka bir şeyi gözlemek için bir ilgi yoktur içlerinde. Örneğin yaşamları boyunca seven birini ya da yoğunlaşabilen bir kişiyi görmemiş insanlar vardır. İnsan kendine karşı duyarlı olabilmesi için, tam, sağlıklı bir insanın nasıl olduğunu bilmesi gerektiği apaçık bir gerçektir. İnsan çocukluğunda ya da daha sonra böyle birisiyle karşılaşmamışsa bu fikri nasıl edinebilir? Bu soruya yanıt vermek oldukça güçtür, oysa bu soru öğretim dizgemizdeki çok nazik bir etkeni ortaya çıkarmaktadır.
27. Çağımızdaki anamalcı toplumda, aynı şey, buyurgan ülkeler içinde geçerlidir. Örnek olarak gösterilen, yarışmalarda öne sürülen kişiler önemli ruhsal özellikleri taşımaktan çok uzaktırlar. Aslında bunlar halkın gözünde sıradan insanlara kendilerinde olmayan bir doygunluk duygusu veren kişilerdir. Film yıldızları, radyolarda eğlenceleri düzenleyenler, yazarlar, önemli iş adamları ve yöneticiler, hep erişilmeye çalışılan örneklerdir. Onları örnek insanlar kılan başlıca özellikleri de çoğu zaman gazetelere geçmeyi başarmış olmalarıdır.
28. Hepimizde narsist eğilim yüzünden çarptırılmış, nesnel olmayan bir dünya görüşü vardır.
29. Bir ölçüde aşırı olmayan ya da daha üstü kapalı çarpıtmalara insanlar arası ilişkilerde çok rastlanır. Ne kadar çok ana baba çocuklarının tepkilerini, çocuğun kendisi için kendi başına duydukları olarak görüp ilgilenmek yerine, çocuğun söz dinlemesi, kendilerinin hoşuna gitmesi, kendilerine övünç kaynağı olması olarak yorumlar bu tepkileri. Annelerinden kopamadıkları için kaç koca, karılarının en normal isteklerine özgürlüklerinin kısıtlanması gözüyle bakıp karılarını yetkeci kişiler olarak görür. Kaç kadın kocasını, çocukken kafasında yarattığı o pırıl pırıl şövalyeye benzemediği için silik ve aptal bulur.
30. Düşmanın yaptığı iyi şeylere bile, bizi ve dünyayı kandırmak için hazırlanmış özel şeytanlık örnekleri gözüyle bakılır. Oysa kendi kötülüklerimiz gereklidir. Soylu amaçlara yöneldiği için yapılmaları doğrudur. Gerçekten de insanın insanlar arası ilişkiler gibi, uluslararası ilişkileri de incelendiğinde nesnelliğin çok az rastlanan bir şey olduğu, az ya da çok narsist çarpıtmaların neredeyse bir kural durumuna girdiği sonucuna varılacaktır. Nesnel olarak düşünebilme yetkisi akıllılıktır, aklın arkasında yatan duygusal tutum da alçakgönüllülüktür. Bir insanın nesnel olabilmesi, aklını kullanabilmesi için alçakgönüllü olabilmesi, çocukken içinde bulunduğu o her şeyi bilme, her şeyi yapabilme düşlerinden kurtulmuş olması gerekir.
31. İnanç sorununu anlamaya girişirken bile insan akla uygun olan inançlarla olmayan inançlar arasındaki ayrımı görmelidir. Akla uygun olmayan inançtan ben, akla bağlı olmayan bir yetkiye boyun eğerek (bir kişiye ya da fikre) inanmayı anlıyorum. Bunun tersine akla uygun inanç, köklerini insanın kendi düşünce ya da duygu deneyimlerinden alır. Her şeyden önce akla uygun inanç ne olursa olsun bir şeye inanmak değil, insanımızda kendini gösteren kesinlik ve değişmezlik özelliğidir. İnanç özel bir inanma türü olmaktan çok insanı bütünüyle kapsayan bir kişilik özelliğidir. Akla uygun inanç yaratıcı akıl ve duygu etkinliğinden doğar.
32. Akla uygun olmayan inanç, bir şeyin, yalnız yetke ya da çoğunluk öyle dediği için doğru sayılmasıyken, akla uygun inanç, çoğunluğun fikri ne olursa olsun insanın kendi yaratıcı gözlem ve düşünme gücüne dayanan bağımsız bir güven duygusundan doğar.
33. Başka bir insana “inanmak” demek, onun temel davranışlarının, kişiliğinin özünün, sevgisinin güvenilir ve değişmez olduğundan emin olmak demektir. Bununla bir insanın fikir değiştirmeyeceğini söylemek istemiyorum, değiştirebilir elbette, ama temel davranışları aynı kalır. Örneğin onuruna duyduğu saygı kendisinin bir parçasıdır, değişmez.
34. Kendi varlığımızın inancına sürekliliği yitirirsek, varolma duygumuz tehlikeye düşer, başkalarının boyunduruğu altına gireriz, ondan sonra da artık varolmamız o insanın ağzından çıkacak sözlere bağlı kalır.
35. İnsan söz verme yeteneği olan kişi olarak tanımlanabilir. İnanç insanın varolma koşullarından biridir. Sevgiyle ilişkisi açısından bu, insanın kendi sevgisine inanması, kendi sevgisinin başkalarında sevgi yaratabilmesi, güvenilir bir sevgi olması demektir.
36. Çocuğun yaşamındaki önemli insanlardan birinin, bu yeteneklerin onda bulunduğuna inanması gerekir. Bir insanı eğitmekle kullanmak arasındaki büyük ayrım bu inancın bulunup bulunmamasına bağlıdır. Eğitim, çocuğun bu yeteneklerini gerçekleştirmesine yardım eden şeydir. Eğitimin karşıtı yönlendirmedir. Bu tutumda yeteneklerin geliştirilmesine inanılmaz etkiler yapmaktadır. Çocuğun iyi yetişmesinin büyüklerin istediği şeyleri destekleyip, istemediklerini engellemeleri demek olduğu inancına dayanır.
37. Akla uygun olmayan inanç, insanın ezici ölçüde büyük, her şeyi bilen her şeyi yapabilen bir üstün güce boyun eğmesi, kendi güç ve yeteneklerini yok sayması üzerine kurulmuştur. Oysa akla uygun inanç buna taban tabana zıttır.
38. Akla uygun inancın temeli üreticiliktir. İnancımıza göre yaşamak üretici olarak yaşamak demektir.
39. “Zor” da bir parça olsun akla uygun inanç yoktur. Zora boyun eğenler vardır ya da zoru kullananlar yönünden o gücü elde tutma isteği vardır. Bazı şeylerin için gerçek olan şey zordur, oysa insanlık tarihi, zorun insanlığın ulaştığı şeylerin içinde en kısa ömürlüsü olduğunu göstermiştir. İnançla zor bir arada bulunamayacakları için başlangıçta akla uygun inanç üzerine kurulan dinlerin, siyasal dizgelerin hepsi soysuzlaşır, sonunda zor’a güvenir ya da zor kullanırlarsa, varolan güçlerini yitirirler. İnanç için gözü peklik, tehlikeleri göze alabilmek, acı ve umut kırıklıklarına hazır olabilmek gibi neticeler gereklidir. Yaşamın temel koşullarının, emniyet ve güvenlik olduğunda direnenler inançlı kişiler olamazlar.
40. İnsanda bilinçli bir sevilmeme korkusu varken, gerçek ama çoğunlukla bilinçsiz olan korku, sevme korkusudur. Sevmek kendini hiç bir güvence olmaksızın adamak, sevgimizin sevdiğimizde sevgi uyandırmasını umarak kendimizi bütünüyle ona vermektir. Sevgi bir inanma işidir. İnancı az olanın sevgisi de azdır.
41. Sevgi bir etkinliktir. Seviyorsam sevdiğim kimseye karşı kesintisiz sürüp giden etkin bir ilgi duyarım, ama bu yalnız ona yönelik değildir. Çünkü tembellik eder, her zaman uyanık, canlı ve etkili olmazsam, sevdiğim kimseyle canlı bir bağlılık kuramam. Eylemsizliğe tek uygun zaman uyuduğumuz zamandır ve uyanıkken tembelliğin yeri olmamalıdır yaşantımızda. Günümüzde bir çok kişide çelişik olan şey uyanıkken yarı uyanık olmaktır. Tam uyanık olmak, sıkılmamak ya da sıkıcı olmamak durumudur. Gerçekten de sıkılmamak ya da sıkıcı olmamak sevmenin ana koşullarından biridir.
42. Sevme yetisi, ancak yaşamın öbür alanlarında üretici ve etkin olmanın sonunda elde edilebilecek bir yoğunluk, uyanıklık ve canlılık gerektirir. Eğer kişi, diğer konularda üretici değilse sevgide üretici olamaz.
43. Sevgide olsun, maddi şeylerin alışverişinde olsun “Sen bana ne kadar veriyorsan, bende sana o kadar veririm” tutumu anamalcı toplumda yaygın olan ahlak ilkesidir.
44. Karşılıklı cinsel doygunluk, “çift olarak uyum sağlama, yalnızlıktan kaçma olarak sevgi, çağdaş Batı toplumunda soysuzlaşmış sevginin iki “normal” biçimidir; toplumun biçimlendirdiği hasta sevgilerdir bunlar. Kişilerin, kendilerine göre biçim verdikleri başka birçok hasta sevgi türü de vardır. Bunlar bilinçli olarak acı çekmeye dek varan, ruh hekimlerince ve giderek halk tarafından da nevrozlu sayılan sevgilerdir. Bunların sık görülenlerinden bazılarını aşağıda örneklerle kısaca anlatacağım
HASTA SEVGİ TÜRLERİ
45. Hasta sevgiyi doğuran başlıca neden “sevgililer”den birinin ya da ikisinin birden anne ya da babaya bağlı kalması, bir zamanlar annesine ya da babasına karşı duyduklarını, onlardan umduklarını, korkularını, büyüdüğünde sevdiği kimseye aktarmasıdır; böyle kişiler çocukça bir bağlılıktan hiçbir zaman kurtulamamışlardır- büyüdüklerinde istedikleri de hep aynı bağlılığı yeniden kurabilmektir. Bu gibi durumlarda kişi duygusal bakımdan iki, beş ya da on iki yaşında bir çocuktur; oysa zeka durumuyla ve toplumsal bakımdan yaşının düzeyindedir. Daha aşırı durumlarda bu duygusal gerilik, o kişinin toplumsal bakımdan etkili olmasını da önler; çok aşırı olmayan durumlardaysa çatışma yalnızca yakın kişisel ilişkilerin sınırı içinde kalır.
46. Daha önce incelediğimiz anne-ya da baba-merkezli kişiliklere dönelim; günümüzde sık sık rastlanan bu hasta sevgi türü için aşağıda vereceğimiz örneklerde, duygusal gelişimleri sırasında anneye çocukça bir bağlılıkta takılıp kalan erkekler ele alınacaktır. Bunlar sanki daha sütten kesilmemiş bebeklerdir. Kendilerini çocuk gibi duyarlar; annenin koruyuculuğuna, sevgisine, sıcaklığına, bakımına ve hayranlığına gereksinmeleri vardır; onun koşula bağlı olmayan sevgisini, salt kendileri gereksindikleri için, çaresiz oldukları için gösterilen sevgiyi ararlar. Bu tür erkekler bir kadına kendilerini sevdirmek istediklerinde çok şefkatlidirler; bu tutum kadının sevgisi kazanıldıktan sonra da sürer. Ne var ki o kadına karşı olan bağlılıkları (aslında herkese karşı olan bağlılıkları gibi) yapmacık ve sorumsuzdur. Amaçları sevilmektir,sevmek değil. Bu çeşit erkeklerde çoğu zaman büyük bir benlik duygusu,az çok gizlenmiş, gösterişli fikirler vardır. Eğer kadınını bulurlarsa güvenlik duyar, mutlu olur, çok büyük bir sevgi gösterebilirler; çekicidirler; bu tür erkeklerin çok aldatıcı olması bu yüzündendir: Ama bir süre sonra kadın onların inanılmaz beklentilerini karşılayamaz duruma gelince çatışmalar, pişmanlıklar başlar. Kadın her zaman erkeği beğendiğini göstermez, kendi istediği gibi yaşamak, korunmak ve sevilmek isterse, aşırı durumlarda erkeğin öbür kadınlarla olan ilişkilerine göz yummaya yanaşmazsa (yada bu ilişkilere karşı hayranlık dolu bir ilgi duymazsa) erkek çok derinden kırılır, umutsuzluğa düşer; çoğu zamanda bu umut kırıklığını,umutsuzluğa düşer; çoğu zamanda bu umut kırıklığını,kendini aldatarak o “kadının kendisini sevmediği bencil olduğu, üstünlük tasladığı “biçiminde açıklar. Şefkatli bir annenin sevimli bir çocuğa gösterdiği davranışlara uymayan her tutuma sevgi eksikliğinin kanıtı gözüyle bakar. Bu gibi erkekler sevgi gösteren davranışlarını hoşa gitme isteklerini çoğunlukla gerçek sevgiyle karşılaştırırlar; bu yüzden de kendilerine haksızlık edildiği sonucuna varırlar; kendilerini gerçekten seven kişiler olarak görür; sevgililerinin bunu değerlendire- mediğinden acı acı yakınırlar.
47. Anneye bağlı kişi az rastlanan bazı durumlarda ağır rahatsızlıklar duymadan sürdürebilir yaşamını. Aslında annesi kendisini çok aşırı “sevmişse” (çocuğa hükmetmiş ama onun içinde bazı şeyleri yıkmamışsa), üstelik böyle bir erkek annesine benzeyen bir kadınla evlenmişse, kendi kişisel üstünlükleriyle yetileri çekiciliğini kullanmasına, hayranlık toplamasına yardım ediyorsa, böyle bir erkek (başarılı siyaset adamları gibi) hiçbir zaman daha yüksek bir olgunluk düzeyine çıkmasa da toplumsal bakımdan “uyumlu” kalır. Ama koşullar kötü olursa -böyle durumlara daha sık rastlanır- o erkek toplumsal yaşamında değilse bile sevgi yaşamında büyük bir umut kırıklığına uğrayacaktır; böyle kişiler yalnız bırakıldıkları zaman iç çatışmaları, sık sık da aşırı huzursuzluk ve ruhsal çöküntü duyarlar.
48. Hastalığın aşırı biçimin de anneye bağlılık daha derin, daha akıldışıdır. Bu durumda özlenen şey, simgelerle açıklarsak, annenin koruyucu kollarına ya da besleyici göğüslerine dönmek değil, insanı bütünüyle içine alan ve bütünüyle yok eden, ana rahmine dönmektir. Akılcılık nasıl ana rahminden kurtulup dünyaya atılmaksa, bu aşırı akıl hastalığının özelliği de, rahme doğru çekilme, emilip yeniden onun içine girme isteğidir, bu da insanın yaşamdan geri alınması demektir Bu tür bağlılığa çocuklarına yutucu, yok edici bir biçimde bağlanan annelerde rastlanır çoğunlukla. Bu anneler bazen sevgi, bazen görev adı altında çocuğu yeniyetmeyi, büyümüş adamı, içlerinde tutmak isterler. İster yeniyetme, ister kocaman adam olsun, çocukları onlarsız nefes almamalıdır; kimseyi sevmemelidir; başkalarını ancak yüzeysel olarak, cinsel sevgi düzeyinde -öbür kadınlarının tümünü aşağılayarak- sevmelerine izin vardır; böyle bir kimse özgür ve bağımsız olamaz; ömrünün sonuna dek sakat ve suçlu olarak kalır.
49. Annenin bu yönü, yıkıcı, içine alıcı yönü, anneliğin olumsuz yönüdür. Anne çocuğa can verdiği gibi, geri alabilir de bu canı. Yaratan da, yok eden de odur. Sevgi mucizeleri yaratabilir anne; öte yanda hiçi kimse anne ölçüsünde incitemez insanı. Annenin birbirine zıt bu iki yönü (Hindu tanrıçası Kali’de olduğu gibi) dinsel imgelerde ve düş simgeciliğinde de görülebilir.
50. Babaya bağıl kalma durumundaysa daha değişik bir nevrozlu hastalık görürüz. Annesi soğuk ve ilgisiz, buna karşılık babası (biraz da karısının soğukluğu yüzünden) bütün sevgi ve ilgisiyle kendisine yönelen bir oğulun durumu buna iyi bir örnektir. Böyle bir baba “iyi bir baba”dır; ama aynı zamanda hükmeden bir babadır da. Oğlunun yaptıkları hoşuna giderse onu över, ödüllendirir, sever; hoşuna gitmezse ilgisini ondan esirger ya da onu azarlar. Tek sevgi gördüğü kaynak olduğundan, çocuk babaya tutsak gibi bağlanır. Yaşamında başlıca amacı babasının hoşuna gitmektir-bunu başarırsa mutlu, güvenlik içinde, doyumlu olur. Ama yanlış bir şey yapar, başarısızlığa uğrar ya da babasının hoşuna gitmeyi beceremezse gururu incinmiş, sevilmeyen, önemsenmeyen biri gibi duyar kendini. Yaşamının sonraki evrelerinde böyle bir kişi, aynı bağlılığı duyacağı bir baba figürü bulmaya çalışır. Tüm yaşamı, babasından övgü kazanıp kazanmamasına göre değişen bir iniş çıkışlar dizisi olur çıkar. Böyle erkekler çoğunlukla toplumsal görevlerinde çok başarılıdırlar. Çalışkan, güvenilir ve isteklidirler-seçtikleri baba figürü onlara karşı nasıl davranılacağını bildiği sürece de değişmez bu. Oysa kadınlarla olan ilişkilerinde soğuk ve çekingendirler. Kadınların onlar için büyük bir anlamı yoktur; içlerinde kadınlara karşı çoğunlukla babanın küçük kızına karşı gösterdiği ilgiye benzer bir maskeyle gizlenmiş hafif bir nefret duygusu vardır. Bu tür erkekler başlangıçta kadını, erkeklik özellikleriyle etkileyebilir, ama zamanla beklenenlerin hiçbirini veremezler; evlendikleri kadın, sevgi bakımından, kocasının yaşamında en önemli yeri olan babadan her zaman daha sonra geleceğini anlar; değişik söylersek, kadın da her nasılsa babasına bağlı kalmış, kendisine şımarık çocuğuyla uğraşan bir baba gibi davranan bir kocayla mutlu olacak biriyse, o zaman yürür evlilik.
51. Bu çeşit nevrozlu rahatsızlıkların daha karışık olan bir türü de değişik bir anne baba ilişkisinden doğar; bu tür rahatsızlık, anneyle baba birbirini sevmediği ama kavga etmeyecek ya da birbirleriyle geçinemediklerin belli etmeyecek ölçüde denetimli oldukları zaman ortaya çıkar. Anne babanın birbirine karşı soğuk olmaları, çocuğa karşı davranışlarında da tutarsız olmalarına yol açar. Bu durumda küçük bir kızın yaşantıları, onun bir “dürüstlük” havası edinmesine yol açacaktır; ama bu havada çocuk ne annesine ne de babasına yaklaşabilecek, bu yüzden de şaşıracak, korkacaktır. Anne ve babasının ne duyup ne düşündüklerini hiçbir zaman kesinlikle bilemeyecektir; bu havada her zaman bilinmeyen, anlaşılamayan bir şey bulunacaktır. Bunun sonucu olarak küçük kız kendi içine kapanır, düşlere sığınır, herkesten kaçar; daha sonraki sevgi ilişkilerinde de aynı tutumu sürdürür. İçe kapanma, aşırı huzursuzluk ve dünyada güven içinde olamama duygusunun gelişmesine, çoğunlukla aşırı heyecanlar yaşamanın tek yolu olan mazoşist eğilimlere de yol açar. Böyle kadınlar çoğu zaman kocalarının normal ve duygulu bir davranış göstermeleri yerine bağırıp çağırmasını isterler; çünkü bu tutum, hiç değilse duydukları gerginliği ve korkuyu alıp götürür; sevgi dolu ama sakin bir bağlılığın çıldırtıcı kuşkularına son vermek için bilinçsiz olarak kocalarını bağırıp çağırmaya zorladıkları da az rastlanan durumlardan değildir. Aşağıda sık rastlanan öbür hasta sevgiler anlatılacak ama bunların kökünde yatan çocukluktan kalma özel etkenlerin çözümlenmesine girişilmeyecektir.
52. Sık rastlanan, “büyük sevgi” diye yaşanan (daha çok da filmlerde, romanlarda böyle sunulan) yalancı bir sevgi türü de putlaştırıcı sevgidir. Kişi kendi güçlerinin yaratıcı bir biçimde dışarı aktarılmasından doğan bir kimlik, bir benlik duyacak düzeye ulaşamamışsa, sevdiği kimseyi “putlaştırmak” ister. Kendi yaratıcı güçlerinden kopmuştur; bunları sevdiği kimsede bulmak ister; ona tüm sevgilerin, ışığın, mutluluğun kaynağı summun bonum (üstünlük simgesi) olarak tapar. Böylece kendisi tüm güçlülük duygularından yoksun kalır; sevdiğinde kendini bulacağına, onda yitirir kendini. Uzun sürede hiç kimse, kendisine tapan kişiye beklediklerini veremeyeceğine göre, umut kırıklığı kaçınılmaz bir şey olur; bundan kurtulmak için tek çıkar yol yeni bir put aramaya koyulmaktır; bazen bu bir kısırdöngü biçiminde sürüp gider. Bu çeşit putlaştırıcı sevgide en belirgin özellik, başlangıçta sevginin çok yoğun olması ve birdenbire doğmasıdır. Putlaştırıcı sevgi çoğunlukla gerçek sevgi, büyük sevgi diye tanımlanır; oysa bu tanım bir yandan sevginin yoğunluğunu ve derinliğini belirtirken öte yandan da puta tapanın açlığını ve umutsuzluğunu ortaya koyar. Söylemek gereksiz; iki kişinin karşılıklı birbirlerine taptıkları az görülen bir şey değildir; aşarı durumlarda bazen bu, iki kişilik bir çılgınlık olarak ortaya çıkar
53. Başka bir yalancı sevgi türü de “romantik sevgi” diye adlandırılan sevgidir. Bu sevginin özü, sevginin yalnız bir düş olarak yaşanması, gerçek bir insana, somut olarak duyulan bir şey olmamasıdır. Bu çeşit sevginin en yaygın örnekleri, sinema ve dergilerdeki aşk öykülerini, sevgi üzerine yazılmış şarkıları açgözlülükle yutan kişilerdir. Bunlar sevgi, birleşme, yakınlık gibi doyurulamayan isteklerini bu ürünleri yutarak karşılamaya çalışırlar. Birbirlerine olan bağlılıklarında yalnızlık duvarını yıkamamış olan karı-kocalar beyaz perdede gördükleri çiftin mutlu ya da mutsuz öykülerine gözyaşı dökerler. Birçok çift için sevgi duydukların tek an, perdede bu öyküleri seyrettikleri andır-sevgiyi birbirleri için duymazlar (birlikte duyarlar); başkalarının “sevgi”sine seyirci durumundadırlar. Sevgi bir “düş” olduğu sürece katılırlar ona; iki gerçek insan arasındaki bağlılık durumuna girer girmez buz kesilirler.
54. Romantik sevginin başka bir yönü de sevginin zaman içinde soyutlaştırılmasıdır. Bazen bir karı koca, eski sevgilerinin anılarıyla çok derinden duygulanır; oysa o geçmişi yaşarlarken böyle bir sevgi-ya da gelecekteki sevgi düşleri olmamıştır ortada. Kaç nişanlı ya da yeni evli çift, bulacakları sevginin, mutluluğun düşünü görürler; oysa içinde bulundukları o anda birbirlerinden sıkılmaya başlamışlardır. Bu eğilim, çağdaş insanın belirgin özelliği olan genel bir tutuma çok uygun düşer; çağdaş insan ya geçmişte yaşar ya da gelecekte; o anda yaşayamaz. Romantikliğe kapılıp çocukluğunu, annesini düşünür-ya da gelecek için mutluluk planları kurar. Sevgi, ister başkalarının uydurmaya yaşantılarını açlıkla paylaşarak, ister bu andan kaldırıp geçmiş ya da geleceği itilerek yaşansın, bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi gerçekliğin, kişinin yalnızlık ve kopmuşluğunun verdiği acının yumuşatılmasına yarayan bir uyuşturucu yerine geçer.
55. Başka bir hasta sevgi türü de insanın kendi sorunlarından kaçmak için yansıtma yöntemlerini kullanması, ve bu nedenle “sevdiği”nin eksik, zayıf yanlarıyla ilgilenmesidir. Bu bakımdan bireylerin davranışı tıpkı toplumların, ulusların ya da dinlerin davranışına benzer. Karşılarındaki insanın en küçük eksikliklerine bile çok büyük bir duyarlılık gösterir, kendilerininkini aptalca bir mutluluk içinde görmezlikten gelir-hiç durmadan karşılarındakini suçlamaya ya da düzeltmeye çalışırlar. Karşılıklı iki kişinin ikisi de böyle davranırsa-ki durum çoğu zaman böyledir-sevgi bağlılığı karşılıkla olarak suçu üstünden atma işlemine dönüşür. Ben, üstünlük taslayan, kararsız ya da açgözlü biriysem, bütün bunları karşımdakine yüklerim; kişiliğimin yapısına göre ya ondaki bu özellikleri düzeltmeye çalışır ya da onu cezalandırmaya kalkarım. Karşıdaki de aynı şeyleri yapmaya kalkarsa, ikimiz de kendi sorunlarımızı bir yana bırakır, bu yüzden de kendi gelişmemizi sağlayacak adımları atamayacak bir duruma geliriz.
Yansıtmanın başka bir biçimi de, insanın kendi sorunlarını çocuklarına aktarmasıdır. Her şeyden önce bu çeşit üstünden atamaların çoğunlukla çocuklar için yapılan dileklerde ortaya çıktığını söyleyelim. Bir insan yaşamını değerlendiremediğini anlarsa, bu eksikliği çocuklarının yaşamını değerlendirerek gidermek ister. Ama bu durumdaki insan, çocuklarını başarısızlığa sürükleyeceği gibi kendi içinde de yenilgiye uğrayacaktır. Çocuklarının başarısızlığa sürükler, çünkü varlık sorununu kişinin yerine başkası değil herkes kendisi çözebilir ancak; anne ya da baba da kendi içlerinde başarısızlığa uğrayacaklardır; çünkü bu soruna kendileri bir çözüm yolu bulamadıklarına göre çocuklarına yol gösterecek durumda değillerdir. Mutsuz bir evliliğe son verip vermemek sorunu ortaya çıktığı zaman da ana-baba, çocukları suçu üstlerinden atmak için kullanırlar. Böyle bir durumda ana babanın hemen öne sürdükleri şey çocukları yuvasız bırakmamak için ayrılamadıklarıdır. Oysa, incelikli bir araştırma “yuva” içindeki gergin ve mutsuz havanın çocuğa, kesin bir ayrılmadan daha çok zararı dokunduğunu göstermektedir-bu ayrılma hiç değilse çocuklara insanın dayanılmaz ölçüde kötü bir durumu, gözü pek bir kararla sona erdirebileceğini öğretir.