Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. M.KemaL ATATÜRK....!





18 YAŞIM "MÜTHİŞ BİR HİKAYE"
Geriye dönüp baktığım zaman hayatta en çok yaşamak istediğim, bir an önce kavuşmak istediğim bir zaman vardı, o zaman geldiğinde her şey değişecekti, o yaş sınırı ile yapamadığım her şeyi yapabilecektim.
18 YAŞIM - 1
Hatta o beklediğim zaman gelmeden yapabileceklerimi bile yapmaya başlamıştım, mesela; sigara içmek gibi? Sigara içince etrafımda gördüğüm büyükler gibi olacağımı, büyümemle bir alakası olacağını düşünüyordum. Ama bunun hiç de böyle olmadığını her öksürmem de, her merdiven inip-çıkmamda anlıyorum artık.
18 yaşım!..
Bir türlü gelmek bilmeyen o yaşımın üzerinden tam 6 yıl geçti. 18 ime geldiğim gün, yapmak istediğim şeylerden ilki gece kulüplerine rahatça girebilmekti. Gece kulüplerine giderek oradaki renkli hayatı yakından görmek, o hayatın içinde olabilmek istiyordum. Belki de; kulüplerin girişinde bulunan; ?18 YAŞINDAN KÜÇÜKLER GİREMEZ? yazısı oralara girme ısrarımı artırıyordu. ?Bakın ben de girebiliyorum artık? cümlesini etrafımdakilere kurmak isteğiydi, 18 yaşımı ısrarla bekleten. İşte ne olduysa; 18 yaşımdan sonra olmaya başladı, yeni kutladığım yaşımla birlikte, sınırsız özgürlükler yaşayacağımı düşünüyordum. Hatta bunun için
Avrupa da yaşayan ailemin yanından ayrılarak İstanbula gelip burada yaşamaya başladım. Teyzem kocasını kaybetmiş, Ona ve çocuklarına bizimkiler gönderdikleri paralar ile bakıyorlardı. Ailemin Teyzeme maddi yardım yapıyor olmasını kendimce çok iyi kullandım, yani İstanbula gelerek kafama göre yaşamaya başladım, işin gerçeği bu tavırlar içinde oluşum sebebiylede zavallı Teyzem bana pek karışamazdı. Yaşamın böyle yaşandığında keyifli olacağını düşlüyordum, kendimce!..
Bu yanlış düşünceler içerisinde bulunduğum sırada; gittiğim gece kulüplerinden birinde bir erkek arkadaşım oldu, çok kısa sürede kaynaştık, bu kısa süre yanlış adımlarımın başlangıcı oldu. Birbirimizi daha iyice tanımadan bir de baktım ki evlilik sohbetleri yapıyoruz, ben onunla evleneceğime kendimi iyice inandırmışken, onun evinde olduğumuz bir sırada, bana bir hap uzattı, ne olduğunu sorduğumda; ?daha rahat uyumak? için dedi. Ben de seven bir insan olarak sevdiğimden yanlış bir şey beklemediğim için, hiç düşünmeden alıp içtim. Gerçektende o hapı almamla birlikte bedenimin yavaş yavaş uyuştuğunu ve arkasından da çok ağır bir şekilde uykumun geldiğini hatırlıyorum. İçtiğim o hapın gerçekte ne olduğunu bilmiyordum, sevgilimle anlaşıyor olmak hoşuma gidiyordu, bu yüzden onun hap teklifini çok da irdelemiyordum, ikinci-üçüncü kez teklif ettiğinde de geri çevirmedim. Bir müddet devam eden bu olay sonucunda bir de baktım ki; o hapı almadan uykum gelmiyordu, artık sevgilim vermeden de ben ondan ister hale gelmiştim.
18 YAŞIM - 2
Ama sevgilim dediğim o insanın benim hakkımda neler düşündüğünü tahmin bile edememiştim. Gerçi onu sevdiğim için bana zarar verecek bir davranış da bulunacağını sanmıyordum. Yine onun evindeyken, içtiğimiz sigaranın içerisine daha önce görmediğim toz bir madde karıştırdı, ben ne olduğunu sorduğumda açıklayıcı bir bilgi vermeden içtiğin zaman görürsün dedi, içimden gelen hislerle içmek istemedim ama yine aynı duygular içerisindeydim, sevgilimdi? daha ne olması lazımdı ki.!? Sevgili demek; unvanların en güzelini vermekti bir insana, ve o insandan kötülük beklenir miydi? Bu düşünceler kafamda dolaşırken; içerisinde bilmediğim bir madde olan sigarayı bana uzattığında içtim, bu yeni tanıştığım madde ile buluşmamdan sonra, iki-üç saatimi pek hatırladığım söylenemez, kendime gelmeye başladığımda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı ve devamında istifra ettim. İlk başlarda belirli aralıklarla kullandığım o maddeyi bir süre sonra arar duruma gelmiştim, bu süre ise insan ömrüne göre kıyas edilirse çok kısa bir zaman dilimini kapsıyordu. Artık acılarını hissetmeye başladığım bu maddenin gerçek yüzünü, bana neler yapmaya başladığını, maddeyle tanışmamdan bir kaç ay sonra, yaşayarak öğrendim. Evet; ismini belki kullandıktan sonra öğrenmiştim ama her insan gibi bu maddeyi bende duymuştum, ne kullandığımı öğrenir öğrenmez yanından çekip gitmek istedim. Maddeyi çok iyi tanımadığım için Sevgilim dediğim yaratık beni korkuturdu. Krize girdiğimde çektiğim o tarifsiz acıların etkisinde kaldığım için, beni çok rahat etkisi altına aldı, maddeyi içmezsem, krize girdiğimde acılar içinde öleceğimi söylerdi. Ben de o zor anımda, söylediği bu sözlere inanırdım. Eğer bu şekilde inanmasaydım, yani o maddeyi içmeden de hayatımın devam edebileceğini, tedavi olma imkanımın olduğunu bilseydim, anında ailemin yanına giderdim.
Artık tam anlamıyla o maddenin kontrolü altına girmiştim ve ?O? bunu çok iyi kullanıyordu, madde bağımlısı olmam demek bana bu illeti bulaştırana da bağımlı olmam demekti. Çünkü; madde nerden bulunur bilmiyordum, O?nun yörüngesinden çıktığımda krize girersem ne yaparım diye düşünüyor ve bir an olsun yanından ayrılamıyordum. Annemlere de gidemiyordum, çünkü bağımlı olduğum madde, günden güne beni değiştiriyor, tanınmaz bir hale çeviriyordu. Zayıflamıştım, yüzüm solmaya başlamıştı, aynaya baktığımda ben bile kendimi tanıyamıyordum. Ben güzel bir kızdım, kendimi nasıl bu hale getirmiştim, anlamama imkan yoktu! Bakışlarım o kadar manasız ve donuk bir hal almıştı ki, kendimle karşılaşmak istemiyordum. Ne kadar korkunç bir cümle; insanın kendisiyle karşılaşmak istememesi!.. İşte bu madde, beni bu kadar kötü bir hale soktu! Etrafımda ki beni mutlu eden en ufak olaylar dahi birer birer yok olmaya başladı; parkta sallanan bir çocuk, sabah kahvaltısı, iyot kokusu, Galata Köprüsünden çekilen istavritler!.. Anne-Babayı bile aklımdan alıp götüren bu madde o saydıklarımı nasıl barındırsın ki hayatımda, laf işte?
18 YAŞIM - 3
Oysa 18 yaşımla birlikte neler neler yapacaktım. Aslında çok da kötü başlamamıştı bu hasretle beklediğim güzel yaşım, ama ne zaman Sevgilim dediğim o yaratık karşıma çıktı, her şey alt-üst oldu. Bağımlı olmuştum artık tam anlamıyla, bağımlı olunca farkına vardım ideallerimin birer birer yok olduğunun.
Ama her şeye rağmen karar verdim, bu böyle devam edemezdi, hele hele beni zehirleyen o kişinin, sadece benimle yetinmediğini başkalarını da o iğrenç ağına düşürdüğünü yani bu maddenin satışından para kazandığını öğrendiğimde, her ne pahasına olursa olsun artık bu olaya son vermeliydim. Plan yaptım bir an önce onun yaşadığı bu evden kaçmalıydım, çünkü dayanacak gücüm kalmamıştı. Onun yanından ayrılma niyetimi anladığında göremediğim iğrenç yüzlerinden birini daha gördüm, beni kalçamdan bıçakladı, bıçaklarken de, ?bu şekilde yaralıyken, Ailenin yanına dönemezsin, onlara açıklama yapamazsın? diyordu. Açıklama yapamamaktan değil ama bana daha büyük zararlar vermesinden korktuğum için bu işkenceye katlanmaya devam ettim. Ama bu süre çok uzun sürmedi, ben tekrar kaçmaya niyetlenince yine bıçakladı, baktı ki ben kararlıyım, bu defa beni aldı memleketine götürdü daha doğrusu kaçırdı. Memleketinde ailesine, beni karısı olarak tanıştırdı, beni bir odaya kapattı, kaçma ihtimalime karşıda beni sandalyeye bağladı, bana yapacağı kötülüklerin sonunun olmadığını burada bir kez daha göstermiş oldu, elim-kolum bağlı olduğu için karşı koymama imkan yoktu, zaten madde yüzünden de bitkin bir haldeydim, ben bu durumda iken; bana burada istemediğim halde, zorla iğne ile madde verdi. Bu şekilde verdiği madde tam anlamıyla beni kendimden geçiriyor, kontrolümü kaybediyor, hiçbir şey hatırlamıyordum, tam kendime gelmeye başladığım sırada, tekrar iğne yapıyordu.
O?nun bir insan olduğuna artık inanmıyordum, çünkü bana yaptıkları normal bir insanın yapabileceği şeyler değildi. Tam olarak hatırlamasam da; bu süre iki ay kadar sürdü, kendime gelmeme asla izin vermedi bu süre içerisinde, ara vermeden, düzenli olarak iğneyle madde vermeye devam etti. Canavar ruhlu bu insan beni öyle bir duruma getirdi ki; dozum iyice arttığı için, uyuşturucunun etkisi azalmaya başladığı anlarda, dayanılmaz acılar çekmeye başlıyordum, sanki kemiklerimi demir testerelerle ortadan ikiye kesiyorlardı. Artık beni bir yere iplerle bağlamasına gerek de kalmamıştı, çünkü o acıları çekmemek için, iğne yapması için yalvarır hale gelmiştim. O yalvarmalar aklıma geldikçe, kendi onursuzluğumdan iğreniyorum!

(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştır)




BOŞ KUTU




Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı.
Yılbaşı sabahı küçük kızı , paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utandı...
Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu.
Kızına gene bağırdı:
"Birisine hediye verdiğinde kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?"
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı. "O kutu boş değil ki baba" dedi. "içini öpücüklerimle doldurmuştum!"
Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar. Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının başucunda sakladı .
Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı .

(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştıR









GERÇEK DOST

Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost,
Hakikisi belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...
Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala.
Baba der ki oğluna,
'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'
Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.
O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,
Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı,sevdiği dostlarını.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.
Evlat geriye döner.
Ama içten yıkılır...
Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.
Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak.
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası;'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!
Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana,biz satmayız sarımsak tarlasını
Böyle iki tokada'!

BEŞ LİRAYA BİR ÇOCUK NE YAPAR

Emine yine heyecanlı bir şekilde babasını bekliyordu. Babasını ne kadar çok sevdiğini babası dahil hiç kimseye anlatamamıştı. Anlatması da zordu. Çünkü daha beş yaşına yeni girmişti. Bu yaşta onun sözlerine kim kulak asardı ki? Fakat bir yolunu bulup babasının kendisine daha çok zaman harcamasını sağlamalıydı.
Bir türlü televizyondan ve gazete parçalarından daha kıymetli olduğunu babasına kabul ettirememişti. Onlara kızından daha çok zaman ayırıyordu. Babası eve gelir gelmez bütün sevecenliğini toplayarak;


- Babacığım siz bir saatte kaç lira kazanıyorsunuz” diye sordu. Babası bu soru karşısında şaşırmakla birlikte bir an önce televizyonda başlayan haber programlarına konsantre olmak için kızını hemen başından savmalıydı. Bunun için;

- Beş lira kızım dedi. Emine bu cevap ile hemen gitmedi. Biraz daha ısrarlı bir şekilde;

- Babacığım bana beş lira verir misin? Dedi. Babası bu muhabbetin uzamasının kendisine çok şey kaybettireceği düşünüyordu. Parayı verip hemen bu işe son noktayı koymalımıydı. Kızını üzmek de istemiyordu. Ama beş lira da çok para.
-
- Git kızım oyuncakların ile oyna. Beş milyon çok para. Emine odasına çekildi. Babası televizyonun karşısına hemen geçip haberleri seyretmeye koyuldu. Bu arada Emine’ nin odasından ağlama sesi gelmeye başladı. Babası televizyonu kapatıp hemen kızının yanına koştu. Yine düşüp bir yerini mi ağrıtmıştı. Odaya girdiğinde kızını yatağın içerisinde ağlar bir şekilde buldu. Kızını kucağına alıp susturmaya çalıştı. Fakat hıçkırıkları durdurmaya muvaffak olamadı. İki, üç dakika bu şekilde ağlama devam etti. Hıçkırık seslerin yavaşlayıp ağlama sesi kesilince babası,

- Kızım ne oldu. Nereden düştün. Niçin ağlıyorsun diye sormaya başladı. Emine;
- Sen bana beş milyon lira vermedin.
- Peki al beş milyon lira ne yapacaksın. Emine bu duruma şahit olan annesi ve babasının kanını durduracak şu güzel cevabı verdi.


- Babacığım sen bir saatte beş lira kazanıyorsun. Ben bu beş lira ile senin bir saatinin satın alacaktım. Ve o bir saatte senin ile istediğim bütün oyunları oynayacaktım

(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştır)


Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta



ACI GERÇEK
'Anne-baba, San Francisco'dayım... Artık eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum; yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum...'
'Memnuniyetle oğlum, onunla biz de tanışmak isteriz.'

'Fakat bilmeniz gereken bir şey var... O, savaşta ağır yaralandı... Bir mayına bastı ve bir koluyla bir ayağını kaybetti... Onun şimdi gidecek hiçbir yeri yok... Bu yüzden gelip bizimle kalmasını istiyorum...'
'Bunu duyduğumuza üzüldük oğlum. Belki elbirliğiyle onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz...'
'Hayır anne, baba... Lütfen... Onun bizimle yaşamasını istiyorum...'
'Oğlum' dedi babası... 'Sen, bizden ne istediğini bilmiyorsun... Onun gibi bir özürlü bize korkunç bir yük olur. Bizim kendimize ait bir hayatımız var ve bunun gibi birşeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz... Bence hemen bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. kendi başının çaresine bakacaktır...'


Oğul o anda telefonu kapattı. Ve ailesi ondan, birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon gelinceye kadar haber alamadı...
Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenir öğrenmez, hemen San Francisco'ya uçtular ve bu olayın kaza değil intihar olduğuna inanan polisler tarafından, cesedi tespit etmeleri için şehir morguna götürüldüler...
Üzüntülü ana baba morgta kendilerine gösterilen evlatlarını tanıdılar ama bu sırada bilmedikleri birşeyi daha öğrenip dehşete düştüler;
Kendi oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı!..


(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştır)


Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta




TALİH Mİ TALİHSİZLİKMİ

Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş.
Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş.

Çok fakirmiş...

Ama çok güzel beyaz bir atı varmış.

Kral bu ata göz koymuş.

Aracılar göndermiş.

Fakir ihtiyara bir servet önermiş atı satması için.

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Sonra da eklemiş.

"İnsan dostunu satar mı?"

Bir sabah kalkmışlar ki at yok.

İhtiyarın ahırı boş.

Köylüler ihtiyarın başına toplanmışlar.

"Seni ihtiyar bunak" demişler, "kralın bu atı sana bırakmayacağı, adamlarını gönderip atı çaldıracağı belliydi. Neden atı ona satmadın? Zengin bir adam olacaktın... Şimdiyse ne paran var, ne atın."

"Karar vermek için acele etmeyin," demiş ihtiyar. "Şimdilik sadece ’at kayıp’ deyin . Çünkü bildiğimiz gerçek bu. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir talih mi, henüz bunu bilmiyoruz. Atın kaybolması bir başlangıç, ardından ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz."

Köylüler ihtiyarla alay etmişler.

Gülmüşler onun haline.

İki hafta sonra at bir gece ansızın dönmüş.

Meğer çalınmamış.

Ahırından kaçıp dağlara gitmiş.

Dönerken de dağlarda rastladığı on iki atı peşine takıp getirmiş.

Atları gören köylüler gelip ihtiyardan özür dilemişler.

"Sen haklı çıktın ihtiyar," demişler. "Atının kaybolması bir talihsizlik değil bir talih oldu senin için. Eskiden bir atın vardı şimdi bir at sürüsüne sahipsin.

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar köylü.

"Şimdilik sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Çünkü bildiğimiz o kadar. Bundan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu sadece başlangıç... Bir kitabın ilk sayfasını okur okumaz nasıl sonu hakkında fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu kez açıkça alay etmemişler ama içlerinden "bu adam şaşkın" diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşüp bacağını kırmış.

Evin geçimini temin eden oğul uzun bir zaman için yatağa mahkum olmuş.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bu kez de haklı çıktın," demişler, "bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını kırdı. Uzun süre yataktan kalkamayacak. Sana bakacak ondan başka kimse de yok. Eskisinden daha da fakir olacaksın."

"Gene erken karar veriyorsunuz" demiş ihtiyar, "hiç ders almıyorsunuz. Hemen karar vermeyin. Oğlum bacağını kırdı. Bildiğimiz gerçek bu. Ondan ötesini bilmiyoruz. Biz hayatın sadece bir parçasını görebiliyoruz, ondan sonrasını göremiyoruz, onun için çabuk bir hüküm vermeyin."

Birkaç hafta sonra düşmanlar büyük bir orduyla ihtiyarın ülkesine saldırmışlar.

Kral seferberlik ilan etmiş.

Köye gelen görevliler köyün bütün gençlerini askere almışlar.

Sadece ihtiyarın bacağı kırık oğlunu bırakmışlar sakat olduğu için.

Köyü matem sarmış.

Ordularının yenileceğini ve askere giden bütün çocuklarının öleceğini düşünüyorlarmış.

İhtiyarın evine gelmişler yeniden.

"Gene haklı çıktın," demişler.

"Oğlunun bacağı kırık ama hiç olmazsa evinde, güvende. Oysa bizimkiler belki bir daha hiç geri gelmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, büyük bir şansmış meğerse."

İhtiyar başını sallamış.

"Siz hiç ders almıyorsunuz," demiş, "gene erken karar veriyorsunuz. Oysa ne olacağını, hayatın ne getireceğini kimse bilmez. Bildiğimiz tek bir gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunlardan hangisinin şans, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Bu Çin kıssasından hisseyi Lao Tzu şöyle çıkarmış:

"Acele karar vermeyin... Hayatın küçük bir bölümüne bakarak tamamı için bir sonuç çıkarıp, bir karara varmayın. Karar, aklın durması demektir. Karar verdiğiniz yerde durur aklınız, artık ötesine gitmez, gelişmez."

Sonra da eklemiş, "ama akıl insanı daima bir karar vermeye zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz kılar. Akıl, durumu görmek ve bir karara ulaşmak ister. Halbuki hayat hiç bitmeyen bir yolculuk gibidir. Bir kapı kapanırken, bir başka kapı açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin karşınıza dikildiğini görürsünüz."

Yaşadıklarımız talih mi, talihsizlik mi, kesin bir şey söyleyemeyiz.

Bundan sonra bir şey olacak...

Belki kötü bir şey...

Belki korkunç bir şey...

Belki de iyi bir şey...

Kim bilebilir?

Sonra bir şey daha olacak.

Sonra bir şey daha.

Keşke zavallı ihtiyar bir Türk olacağıma bir Çinli bilge olsaydım...

O zaman şöyle derdim:

"Ne kadar çabuk zaferlerinizden emin oluyorsunuz..."

Halbuki kimin galip geleceği...

Kimin mağlup olacağı daha belli değil.

Hatta bir galiple bir mağlup olacağı bile belirsiz.

Hiçbirimiz neler olacağını bilmiyoruz.

Yaşadıklarımız talih mi, talihsizlik mi, onu da bilmiyoruz.

Söyleyebileceğimiz tek şey, Çinli bilgenin söylediği:

"Çabuk karar vermeyin... Ne olacağını bilmiyorsunuz... Olacakların bizim için bir talih mi, bir talihsizlik mi olduğunu da söylemek mümkün değil."

Hayat akıp gidiyor.

Yaşadıklarımızın anlamını, bundan sonra olacaklar belirleyecek.

Belki iyi...

Belki kötü...

Hayatı bilemeyiz.

Karar vermek için acele etmeyin.

(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştır)


Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta



TEBESSÜM


external image resimler%20(103).jpgKüçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı.

Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garsona yüklü bir bahşiş bıraktı.

Garson, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.

Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını iki günden beri ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.


Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman kalktı.

Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.

Bütün bunların hepsi, bir TEBESSÜM’ün sonucuydu
(hikayeler www.rehberlik.biz.com dan alınmıştır)


Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta


KENDIMIZI GELISTIRMEK (BALTAYI BILEMEK)

Bir ormanda iki kisi agaç kesiyormus. Birinci adam sabahlari erkenden kalkiyor, agaç kesmeye basliyormus, bir agaç devrilirken hemen digerine geçiyormus. Gün boyu ne dinleniyor ne ögle yemegi için kendine vakit ayiriyormus. Aksamlari da arkadasindan bir kaç saat sonra agaç kesmeyi birakiyormus

Ikinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya basladiginda eve dönüyormus. Bir hafta boyunca bu tempoda çalistiktan sonra ne kadar agaç kestiklerini saymaya baslamislar.

Sonuç: Ikinci adam çok daha fazla agaç kesmis. Birinci adam öfkelenmis: “Bu nasil olabilir? Ben daha çok çalistim. Senden daha erken ise basladim, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla agaç kestin. Bu isin sirri ne?”
Ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: “

Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.


“Kendimizi gelistirmek, baltamizi bilemektir. Kendimize zaman ayirip, yasamimizi objektif bir bakisla gözden geçirmektir. Zayif buldugumuz alanlarimizi gelistirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir kosuldur.
Delhi’deki ünlü tapinakta Sokrat’in su sözü yer alir: “Insan Kendini Tani.” Kendini tanimak, su anda oldugumuz noktayla olmak istedigimiz nokta arasindaki yoldur.
Kendini tanimak, kendimizi nasil gördügümüz ile baskalarinin bizi nasil gördügü arasinda fark olmamasi anlamina gelir. Bireysel ve is yasamimizda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamizi bilemek için kendimize zaman ayirmaliyiz.




TÜKETİMİN İSRAFA DÖNÜŞMEMESİNİ ANLATAN GÜZEL YAZI
Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta


Ondokuz yıl evveldi. Stockholm’ e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin , tıraş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir yazı gördüm. Lütfen diyordu, tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın . Bir tek jiletle dahi olsa , İsveç çelik sanayiine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde “İsveç çeliğinden yapılmıştır” diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor , ona sahip çıkıyor , gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman , belli periyotlarda radyolar, televizyonlar, basın bir haber duyurur. Şu tarihte , şu saatte , adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın .

Okumadığınız , ilgilenmediğiniz , kullanmadığınız ne kadar kitap ,dergi, gazete varsa , kağıt , ambalaj , kutu varsa, velev ki , bir ilaç prospektüsü dahi olsa , kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor , bulmaya çalışıyor. Çocukluk işte, aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya yorulmaya değer mi ?

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı , öfkeyle doğruldu. Sen oturduğun yerden ahkam kesiyorsun ,dedi .


Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar.


Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun ?

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim . Alain’in proposlarını okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain , bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru , el emeği vardır diyordu .

Japonlar son derece sade, basit ,yalın mütevazi yaşan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.

Böyleleriyle, zavallı, evini belediye mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanın gösteriş için eşyasının esiri olması ne kadar acıdır.

Vaktiyle japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar ,dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar.

Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der , Allah şahidim olsun ki , Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden , pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

Dediklerini yapar , en üstten en altta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok .

Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade , ne kadar mütevazı , ne kadar gösterişten uzak...

Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakta ,gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz ?

Hayat çok ince, akıl almaz incelikte iplikler örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

“Bir mıh , bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at orduya savaşı kaybettirir.” diyordu.

Başarı , ayrıntılarda saklıdır .....

Maddi durumunuz ne olursa olsun , ister zengin olalım ,ister fakir , hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da , maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.





YANLIŞ ANLAMA ANNE
Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta


YANLIŞ ANLAMA ANNEAmacım seni üzmek değildir
Beni sakın yanlış anlama.
Pişman olmanı isteyemem senden

Ya da ağlamanı

Sadece dinlemeni istedim,


Birazcık kabullenmen fikirlerimi.

Ya da ne bileyim
Kendi doğrularını değil de .
Biraz da benimkileri düşünmeni istedim anne.
Sevmeni istedim benim sevdiklerimi
Ama senin gibi değil benim sevdiğim gibi.
Görmeni istedim güneşi
Benim gördüğüm gibi
Yani sadece sarı ve yuvarlak değil
Arasında turuncuların da olduğu bir resim gibi.
Senin doğrularını inkâr ettim anne,
Karşı çıktım sana
Ve sen tüm kızgınlığınla
Kötü kötü suratıma bakıp kızdın.
Oysa biliyor muydun
Aynı zamanda sen de benim doğrularımı
İnkâr ettin anne.
Sevdim anne
Doyasıya, ölesiye.
Ama bilmen gereken bir şey vardı,
Asla boyun eğmedim, eğmeyeceğim.
Senin de öyle görmeni istedim
Ama göremedin anne.
Bana asi deme anne
Çünkü senin istediğin
Kendi fikirlerini
Barınamayacakları bir bedene sokmak.
Oysa ben de büyüdüm anne,
Eski küçücük çocuk değilim artık.
Kendi fikirleri olan
Özgürlüğüne düşkün bir insan olma yolundayım.
Yani bir başka deyişle
Bir yaşama savaşı veriyorum belki kendi kendime.
Bana kızma anne
Çünkü sen hiç ayakların kopana kadar
Ve dilediğince bağırarak dans etmedin.
Çünkü sen hiç ağaca çıkıp
Ayvaları toplamadın.
Ya da yakamozları seyretmedin akşam,
Dalgalı bir denizde boğuşmadın dalgalarla;
Belki de ıslak kumlara
Üstüm kirlenir mi diye düşünmeden
Uzanmadın,
Ya da yıldızları toplamadın gökyüzünden.
Belki de bunların hepsini yaptın da,
Bana anlatmadın.
Niye anlatmadın anne?
Senin yaptığın hataları yapmayayım diye mi?




PARANIN DEĞERİ
Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta


Cimri, tüm mal varlığından emin olmak için herşeyini satar ve altına çevirir.
Altınlarını yer altına gömüp ara sıra ziyaret ederek inceler. Bu hareketi işçilerinden birinin dikkatini çeker ve orada bir hazine olduğundan kuşkulanır.


Efendisinin sırtı dönükken o noktaya gider ve altını çalar. Cimri dönünce altının yerinde yeller estiğini görür, ağlayarak saçını başını yolar. Onu böyle perişan gören komşusu nedenini öğrenince şöyle der:

"Kendini üzme artık, bir tas alıp aynı çukura koy ve o taşın altınların olduğunu düşün. Çünkü kullanmayı hiç düşünmediğine göre tas da aynı işi görecektir."
Paranın değeri sahip olmakta değil, kullanmaktadır.

"Ezop Masalları"ndan




ONU ÇOK SEVMİŞTİM..
Yazdır
Yazdır

E-Posta
E-Posta


Din adamı yeni kazılmış mezarın başında duasını bitirmek üzereydi. Birden, 50 yıllık kansını kaybetmiş olan yaşlı adam kalın sesiyle feryat etmeye başladı: "Aaah, aaah! Onu ne kadar da çok seviyordum!"
Onun bu feryat fîganı cenaze merasiminin sessizliğini alıp götürdü. Mezarın etrafında duran diğer aile üyeleri ve arkadaşları şaşırdılar, utandılar. Yüzleri kıpkırmızı kesilen yetişkin çocuklar babalarını susturmaya çalıştı:
"Tamam baba, acını anlıyoruz, ama sus şimdi."
Yaşlı adam cenazenin mezara yavaşça indirilişini yaşlı gözlerle seyretti. Din adamı duasını tamamladı. Sonra da aile üyelerini mezara toprak atmaya davet etti. Yaşlı adam dışında hepsi bu görevi yerine getirdi.

Yaşlı koca bir kez daha feryat etti:

"Ah! Onu ne kadar da çok seviyordum!"

Çocukları onu engellemeye çalıştıysa da, o devam etti:

"Onu seviyordum!"

Mezarının etrafında bulunanlar yavaş yavaş mezarlığı terk etmeye başladı, ama yaşlı adam inatla mezann yanından ayrılmıyordu. Gözleri mezara dikili oracıkta öylece duruyordu. Din adamı yanına yaklaştı:
"Neler hissettiğinizi biliyorum, ama artık gitme zamanı. Gitmeli ve hayatımıza devam etmeliyiz.""Ah! Onu seviyordum!" diye inledi adam perişan bir şekilde. "Ama bunu ona ya bir ya da iki defa söyledim!"